Monday, December 21, 2009

Spotify

Eksponansiyel olarak ilerleyen teknolojik gelişim yüzünden günümüz insanı yaşam süresi içinde alışkanlıklarını bir çok kereler değiştirmek durumunda kalıyor. 90'ların ortalarına kadar kaset almak (veya arkadaşlardan çekmek için 1.30 saat uğraşıp), şarkı değiştirmek için başa sarmak hiç zor gelmiyorken,

CD'ye terfi ettiğimiz anda geriye bakıp prehistorik 90'lı kendimize şaşıp kaldık. Nası uğraşıyorduk o kasetle yahu. Fakat bu sefer de sahtecilerden cd bulmak için yollara düşmek ve hala müzik marketlerin rafları arasında saatler harcamak gerekiyordu. Hayvan gibi diskmanlerimiz ve CD çantalarımızı hammal gibi taşıdık.

Dial-up ile birlikte (bir süre sonra) mp3 çıkageldi. Napster vardı hatırlarsanız. Sonra o iş dallandı budaklandı tabi. Bazılarımız P2P'nin kurdu oldu. ADSL ülkemize teşrif etti. Bi süre sonra kimse CD falan almaz oldu. MP3 playerlar patlayıverdi. Geriye dönüp tekrar baktığımızda müzik dinlemek için çektiğimiz zahmetlere inanamaz olduk. Yine de bu iş o kadar kolay değildi. Yok istediğin müziği bulucan gelen virüslerle pop-uplarla uğraşıcan. Müziğe ulaşmak hala zahmetli bir işti. Tabi işi bilenler bir süre sonra kolay yollarını öğrendi. Ama hala geniş bi arşivi yanımızda taşımak için GB'larca ağırlıkta manevi yoğunluğu yüksek pahalı mp3 playerları taşımak durumunda idik. Binbir zahmetle indirilmiş taglenmiş, düzenlenmiş mp3'leri itinayla büyük mp3 playerlara aktarmak hala bir işti.

Şimdi ise başka bir döneme giriyoruz. Müzik endüstirisi artık kimseye eski yöntemlerle müzik satamayacağını en sonunda anladı. Youtube ve diğer streaming bazlı video|müzik siteleri anlamalarına çok yardımcı oldu tabi.

İşte Spotify bu streaming bazlı oluşumların benim bilgim dahilindeki en geniş arşive sahip olan, en düzenli, ses kalitesi en yüksek ve en user-friendly bir örneği. Artık dinlemek istediğin parça-albüm-sanatçı düzenli bir şekilde (genre,şarkı isimleri,albüm kapakları, yayın tarihi,plak şirketi v.s.) bir search string kadar uzağında. İşin en çılgın tarafı ise 3g'li cep telefona bir app olarak yüklenip tüm arşive mobil olarak 7/24 erişim sağlıyor. Şimdiden "ulan bu kadar mp3'ü nasıl indiriyoduk vay anasını" demeye başladım bile.

En önemlisi ise bu servis bedava. Evet bedava. 3-4 şarkıda bir verilen reklamları dinlemesi hariç kullanıcıdan başka bir şey beklenmiyor. Reklamlara gıcık oluyorsan paralı üyeliği de seçebiliyorsun tabi. Maalesef, şimdilik sadece bazı avrupa ülkelerinde faaliyette. Diğerlerini bilemicem ama İsveç'te spotify kullanmayan yok gibi. Neyse, daha fazla detay vermeyecem, başlığa tıklayıp siteye yönlenerek detaylı bilgi edinilebilir. Bir sonraki başlığımızda bu programı güzel ülkemizden nasıl deneriz bunu işleyecez. Esen kalınız.

Spotify Demo Video from Nick O'Neill on Vimeo.

Monday, November 23, 2009

Stekt Inlagd Strömming (Kızartılmış Ringa Balığı Turşusu)

Yemek tarifi bloglarından geçilmeyen şu günlerde buradan yemek tarifi vermek ilk başta sıradanlığın ve taklitçiliğin bayrakçılığını yapmak gibi gözüküyor olabilir. Fakat, bu tarif benim için çok değerli. Neden txt şeklinde kaydedeceğime bloga yazmıyorum dedim. Hem okuyanlar da yapmak ister, malzemeleri bulamaz merakından çatır çatır çatlar, havam olur diye düşündüm. Aslında bu şey buraların ucuz bir yemeği, normalde çiğ balıktan yapılan turşunun çakmasıdır. Ama benim o kadar hoşuma gitti ki en az ayda bir zahmete katlanıp yapıyorum.

Malzemeler:

1/2 kg ringa balığı [(en) herring , (se)strömming]
1 çay bardağı kepekli un
yeterli miktarda tereyağı
az bişey tuz
az bişey hardal
1 çay bardağı ince kıyılmış dereotu
3 çay bardağı su
1 çay bardağı ättiksprit (12%)( buranın bi garip sirkesi)
1 küçük kırmızı soğan
2 çay bardağı toz şeker
20-25 adet çekilmemiş karabiber

Hazırlanışı

Kılçıkları ve kafaları ayıklanmış ringaları güzelce yeteri kadar tuz ile tuzlarız. İki adet alıp sırtları dışa gelecek şekilde sandviç şekline getirip arasına hardal ve dere otu süreriz. Bunları daha sonra kepekli una bulayıp kızgın tereyağında kızartırız.Dere otunun yarısını kullanıyoruz. Diğer yarısı şerbet için.


Diğer bir tarafta şeker, su, ättiksprit, karabiber, dereotunun diğer yarısı ve hilal şeklinde doğranmış kırmızı soğanları derin bir kapta iyice karıştırırız. Kızarmış ve soğutulmuş balıklarımızı bu karışımın içine atıp buzdolabında 15-24 saat bekletiriz.

Afiyet olsun.

Wednesday, November 4, 2009

Om jag var en Turk



Lyrics:

If I was a Turk
only for a day
Would walk around and stretch me
although I am so fucking weak

I rob people with my knife
I give the Swedish girls, HIV
yes I am a stupid blatte
and I drink a café latte today

If I was a Turk
I might understand
how it feels to be hetstig
How it feels to be more and better than

I drive BMW
and have too much hair gel
I dress in white robes
and the shoes are of leather
And I have a lot of bling bling on

I am always looking for trouble
I break in other languages
Breaking it is given
Although I lived in Sweden for life

I'm damn fast
When I bake kebab
with my hairy arms
that smells old intestines

We are the people in group
We are a cowardly little troop
we must always be many
then nobody can catch us

Suburbia is my home
I have a super hairy limb
yes, I roar and I scream
When I betray my country
no wonder I did not stay


It is a bit late for me to change my mind
I am who I am, is it not okay?
I am who I am, and always will va

For I am a Turk
a cowardly fucking crook
No one can understand
how it makes me feel
that must always act so tough

I hate my hair
my life has large wounds
I do not want to carry a knife
I do not want to give the girls HIV
but I have no choice
for I am a Turk

Sunday, November 1, 2009

unboxing

Dikkatlerinizi yeni bir kavrama doğru çekmek niyetindeyim. Aslında bizim jenerasyonun lugatında 2-3 yıl demek artık antik demektir ama bu kavram en azından benim için yeni.

Unboxing videos. Eğer youtube'e girip "unboxing" yazarsanız allah bilir kaç video çıkıyodur ama çok çıkıyor yani. Bu tip videolarda insanlar yeni aldıkları bir malı kutusundan çıkarıp parçaları tek tek kameraya gösteriyolar. Teknolojik ve pahalı malların videoları çoğunlukta. Her parçayı tek tek çıkartıyor, gösteriyor takıyor kuruyor birleştiriyorlar. Bazıları bu işi o kadar güzel yapıyor ki o yenikokusu burnuma geliyor valla. Her ne kadar o malı almak isteyenler için bir ürün değerlendirmesi gibi pratik bir nedene hizmet ediyor gibi görünse de, bir taraftan da size küçük bir zaman dilimi içinde yeni bir şey almış olmanın mutluluğunu ve hazzını yaşatıyor demeyeyim de simüle ediyor diyeyim.
Şurda bununla ilgili bir makale var.Daha az vakti olanlar için de burda bir örnek var.Bu örnek bu işin bayağı profesyonelliğe dökülmüş hali. Amatörleri daha sıkıcı ama bazen komik olabiliyor.

Sunday, October 18, 2009

müşteri hizmetleri

Cumartesi gecesi saat 23 sularında ders çalışmaya kıvranırken, bir ayak yoluna varayım da hacet gidereyim dedim. Hacetimi gidertikten sonra sifonu çekmem ile duş giderinden siyah bir canavarın fırlaması bir oldu kardeşlerim. Duşun içinde siyah sular, kahve rengi partiküller yüzüyor olduğu gerçeği bir yana, etrafı saran dayanılmaz 50 senelik kanalizasyon kokusu,bütün herşeyi son dakikaya bırakmamın zaten alt üst ettiği ruh halimi daha da bir allak bullak etmişti. Hafta sonu idi. Tualetsiz ne yapacaktım 2 gün. Peki bu koku, oh bu koku yok muydu?
Çaresizce ne yapacağımı düşünürken bir yarım saat, bilemedin bir saat geçti. Gece 12 sularında aklımın içinde konut şirketinin web adresi tüm ayrıntıları ile belirdi, adeta bir ampül gibi yandı. Herşeyi düşünen sosyal devlet, o olmasa bile gelişmiş kollektif bilinç bu maduriyete izin veremezdi, vermemeliydi.

Evet haklıydım. Maduriyete geçit yoktu. Saat 1 sularında kapımı tesisatçı abi çaldı. CUMARTESİ GECESİ SAAT 01.00. Elindeki teknolojik alet ile sorunu gidermesi ve banyonun kaba temizliğini yapması yaklaşık 10 dakika sürdü. 40 dakika sonra yatağımda mışıl mışıl uyuyordum değerli kardeşlerim.

Ayrıntıları merak edenleriniz websitesindeki bu tabloyu inceleyebilir.

Sunday, October 11, 2009

Dügün

Arkadaşım Hans geçen yaz Japonya'da Japon bir kızla evlendi. Düğün videosundan elimle seçtiğim en güzel bu sahneyi sizlerle paylaşıyorum. Afiyet olsun.

DİKKAT! birazdan izleyeceğiniz görüntüler bazı bünyelerde kültür şok yaratabilir. Görüntülerdeki çok komik, bir o kadar da rahatsız edici ve uzun süren durumu bünyenizin kaldırmayacağını düşünüyorsanız lütfen ilk çıkıştan çıkınız.


video

Sunday, September 20, 2009

Wednesday, September 9, 2009

noluyo lan?


PES oynarkene ekranda birden siyah üstüne beyaz bir yazı belirdi.

"Sizde o göt var mı? (Do you have what it takes?)
15 Eylüle kadar askere(mil.se) yazılın. İsveç Silahlı Kuvvetleri"

aha inamıyosan resime bak. Bilgisayarıma kadar sirayet etti polis devleti.



Monday, September 7, 2009

neden böylet

bak çok ilginç bir haber. WSI Türkiye Başkanı Uçar, 'Türk insanının gramer ve yanlış yapma takıntısı var. Bu yüzden İngilizce konuşamıyor' dedi. Hay ağzını öpüyim sayın Uçar.

Bu yaz baya birşeyler oturdu kafamda. 1 sene burda neden allahım neden biz böyleyiz diye sordum. Bence Türklerin çok istisnai bi konumu var. Diğer 3. dünya ülkelerinden ayrılmaktayız. Aslında çoooook idealistiz . "İdealist"i felsefe akımı olarak kullanmıyorum bak. "Köydeki idealist öğretmen" der gibi. Ama bir taraftan da her türlü kaypaklık var. Bu kaypaklık kafadaki gerçek hayattan kopmuş idealizme verilen bi tepki olabilir, bilemiyorum. Kafaya yerleştirilmiş inanılmaz sağlam kalıplar var. Hayatı algılama ve gözlemleme konusunda büyük sorunlar yaratıyor. Esnek değiliz. Halbuki hayat hep esneklik istiyor. Bu durum türklük beyazlaştıkça artmakta.
Sevan Nişanyan'ın "Yanlış Cumhuriyeti" ini okurken bunların hepsi birer anlam buldu. Bir politik-tarih kitabı olmasına rağmen ruh dünyamı ve düşünce sistemimi alt üst etti diyebilirim. Sadece bir kitapla olacak iş değildi tabi. Kafaya yerleşen kalıplar Türkiye için kör topal çalışıyordu veya şöyle diyelim: çalışmadığını bana farkettirmeyecek kadar çalışıyordu. Sonuç olarak made in Turkey idi. Tabi Türkiye dışına çıktığım anda pörtledi. Burada geçirilen sıkıntılı koca bir sene gösterdi ki ; aslında hayat veya doğayı biraz da olsa anlamak için duyular hep açık kalmalı, o sınırılı sayıda ve katı kural-kaideleri ile anlanamayacak bir şeydir. Bunları mental doğum sancıları çekerek idrak ettim. Bunun üstüne koca bir yaz bu kitabı okuma ve yaşadıklarımı sindirme süreci geçirdim. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Bana tavsiye eden de Rıfat idi, onun da kredisini burdan verelim.

Bunu saymıyorum. Bu düşüncelerimi daha da açma niyetim var. Kısmet diyelim. Yandaki freshman çocuklar, buraya taşınır taşınmaz afedersin "delinin yarrağa sarıldığı gibi" gitara sarıldılar ve o günden beri tüm gün gitar çalıyolar ve kafa sikiyorlar. Konsantrasyon filan kalmadı.

Sunday, September 6, 2009

He's poor

Dün maçı izlemeye niyetlendim. Türkiye-Estonya. Tabi ki p2p streaming linki bulamadım. İğrenç justin.tv'ye de mahkum olmak istemedim, dedim mutfağa gidiyim de İsveç-Macaristan maçını izlerim. Hiç yoktan iyidir. Maçı izlerken koridor arkadaşlarımdan biri de ilgilendi maç ile. Laf lafı açtı. "Hergün Södertalje'ye gidiyorum ben" dedi. Erkek arkadaşım orda yaşıyo. "Zaten bugüne kadar beraber olduğum herkes uzakta oturuyodu".

Devam etmeden size biraz Södertalje'den bahsetmek istiyorum. Bu pek de şirin olmayan banliyömüz, yine birkaç kardeşi gibi genelde doğudan gelen göçmenciklerin toplaştıkları, suç oranlarının ve fakirliğin görece yüksek olduğu yerler. Standart bi İsveç'linin "abi oraya gidilmez", "oraya gideceğime Örebro'ya (Södertalje Pendik ise Örebro Tekirdağ öyle düşün) giderim" dediği bir yer.

Neyse dedim herhalde senin manita İsveçli değil. Orda pek İsveçli yoktur dedim. "He's poor." dedi. Sonra "He is quite poor" dedi. Ama öyle rahat ve tek nefeste, gözlerini kaydırmadan, direk, açık ve net söyledi ki. Hayretler içinde kaldım. Bizim yetişdiğimiz yerin ahlakına ters.

Dünyanın genel dönüşüne ters. Cancan'la kütüphanedeyken onun kitaplarından birini okuyodum. "Kadınların ayakkabıları bu kadar sevmesi, pahalı ve çok sayıda ayakkabı alma çılgını olmaları şeklinde çizilen stereotipik portre, aslında, ayakkabının sosyal statünün en belirleyici ve net göstergelerinden biri olması ile ilgilidir." gibi bişiy yazıyodu. Hani çok fakiri tarif etmek için ayağına giyecek çarığı yok derler ya.

Thursday, September 3, 2009

yine yeniden

Blogu kapatacaktım, sonra dedim kime ne zararı var? Kalsın. Öle gözlem tespit filan yazıyorum millet okuyo. Bak hemen iki 3 gözlem-tespit vs. daha attırıyım.

* Kışın ortasında cıbıl cıbıl gezen gençlik mevsim geçişi olan şu sıralar tesettüre bürünmüş. Güneylerden yeni gelmiş olabilirler.
* Artık hava; soğuk, sıcak, karanlık falan filan sikime takmıyorum afedersin.
* Sarışın kızlar ilk geldiğimdeki etkiyi bırakamadı üstümde.
* İsveççe nankör bir dil değil sanırım. 3 ay uzak kaldım artık daha rahat anlıyorum.
* Bütün yaz büyük emekler sonucu edindiğim buğday tenime hayran kalıyor herkes, allah müstahakımı versin.
* Yeni yerime taşındım. Okula çok yakın. Çok sevinçliyim.
* Hans denen arkadaşım bana beleş kahve makinası verdi. Çok iyi insan bu hans ha.
* Temizlik yaptım, hiç öle mis gibi kokmadı yani. Burdaki deterjanlar kokusuz diye bi genelleme mi yapsam?
* Burdaki öğrenci yurtlarındaki sistem benim akıl limitlerimi aşıyo. Herşeyi bizden bekliyolar. Temizlik, bakım-onarım. Kim yapacak hangi sırayla yapacak hiç biyerde yazmıyo. İşallah anlarım ilerde.
*Psiklet alıcam sanırım.

Sunday, June 28, 2009

Projenle bir ol


Ey hiperaktivite, konsantrasyon eksikliği, tembellik, ibnelik-puştluktan kurtulamayan Türk Gençliği. Birinci vazifen önce adam olup işini yapmaktır.
Çok dokunuyo bana bu reklam.

Sunday, June 7, 2009

plan ve planlama

Bölümden bir arkadaş ile bir şirketin kariyer gününe gittik. Bütün sunumlar İsveç'çe olduğu devamlı bir şeyler yakalamaya çalıştım ama bütünü anlamaktan uzak kaldım. Fakat sunumun bir yerinde yazan şey hiç aklımdan çıkmadı:

Planer är ingenting, planering är allting.
Dwight D. Eisenhower

Thursday, May 28, 2009

Norrlands Guld




"Kuzeyin Altını" veya "North Land's Gold" 60'larda piyasaya sürülen bir bira markası. Reklamlarında steryotipik kuzey insanı figürü kullanmışlar. Başrol karakterinin ismi Ingemar. Baya seri halinde reklamları var.Bir kaç tanesini şimdi yapıştırıyorum ve bizim Hans'dan aldığım tüyolar ile yorumluyorum. Daha fazlasını merak eden youtube'den filan "norrlands guld reklam" diye arattırabilir.

Bu en klasik reklam. Kahramanımız mal gibi oturmaktadır. Televizyonda Killer Instinct adlı metal grubunun haberi çıkar. Bu insanlar çok çılgın ve tehlikelidir. Sonra metal grubu kahramanımız ve mal arkadaşlarının takıldığı mekana gelirler ve bira içmek isterler. Biralardan sonra bi parça çalarlar. Fakat o da ne? Çaldıklar şey übergay yaşlı insan müziğidir. Biranın sloganı ise "aradabir kendin olmak istersen"dir.Dış ses de dahil insanların bayıklığına dikkat.

Kahramanımızın 9.sınıf reunion partisinde, arkadaşları ve ööle gibi oturmaktadırlar. İletişimi ise "hüüfşt" diyerek sağlamaktadırlar.

E frizbi ağaca takıldı,tabi ki sevişecekler. Konuşacak değiller ya?

Film bile çekmişler yahu.

Vee son olarak acaip komik bir video klip.

Friday, May 15, 2009

İsveç'te şişman olmak


Şişman olmak dünyanın her yerinde zor olsa gerek. İki dakka koşarsın nefesin kesilir, hiç bir elbise üzerinde durmaz çünkü adam tasarlarken normal insana göre tasarlamıştır v.s.
Sosyal açıdan zorlukları zaten bariz girmiyim oraya hiç. Lakin burda 2 kat zor.



Bakıyosun etrafına herkes geniş omuzlu uzun boylu, kırmızı yanaklı, uzun bacaklı, gençlerle dolu. Yüzü gözü saçından sağlık fışkırıyo yahu. Beni al, bir de burdan bir sarı pipi isveçliyi yar içimizi güzel, buğulama yap : valla kendi etimi yemem isveçli dururken. Ne de olsa EU onaylı TSE damgalıya benzemez. Çocukluktan itibaren yediği içtiği şeyler, soluduğu hava, aldığı ilaçlar, hiç doğru düzgün yaşamadığı stres bunda etken. 18 yaşından önce %3.5 alkollü sahte bira, ve nihayet 20 yaşından sonra içki içme hakkına sahipler. Polis sokaklarda içki içmeye çalışan gençleri avlıyor Stockholm gecelerinde. Bir de bu gençlerin içkiye ulaşması da bayağı bi zor. Heryerde kimlik soruyorlar,systembolaget'in hele kapısından giremezler. Sigara zaten pek yaygın değil. Hepsi domuz gibi bunların. Sapasağlam. E sağlık da insanın dışına vuruyor.
Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdulrahman Çelebi derlermiş. Amerika'ya gidicem ben. Kendim gibilerin arasına.

Sunday, May 10, 2009

Välkommen till Sverige

Sonunda buranın en çirkin yüzünü de görmüş oldum. Olayı anlatacam fazla da yorum yapmıcam çünkü sinir ve gerginliğimi hala üzerimden atamadım. Ayda yılda bir dışarı çıkalım dedim, daha önce bölümden tanıştığım alman bir çocuğun tayfası ile dışarı çıktık. Alman,fransız,isveç,türk ortak yapımı bir kadro. Gerçekten iyi tanıdığım kimse yok ortamda. İlk önce hayvanlar gibi içildi tabi ondan sonra dışarı biryerlere normal olarak. Çok barışçıl taşkınlık yapmayan dam-sap dengesi sağlanmış çok süper bir topluluk. Neyse içeri girdik. Zaten burda bara pavyona girince bizim ayyıldızlı ehliyetler direk dikkatleri çekiyor. O konuda yapacak bişiy yok, ama aldılar içeri. Giriş paralarımızı da paşa paşa ödedikten sonra. Hemen bir içki aldı herkes. Bi yere geçildi. İnceden tepinme ile karışık muhabbet vs. Beni bilenler gürültülü ve karanlık ortamlarda nasıl mala bağladığımı da çok iyi bilirler. Hemen mala bağladım öle duruyorum arada milletle konuşuyorum. Biram biter bitmez hiç yoktan nerden geldiğini bile görmediğim bir güvenlik beni dışarı davet etti. Ben de tamam gelelim dedim. Sanıyorum ki bişiyler soracaklar veya bişiy düşürdüm onu verecekler filan. Dışarı çıktık. "You're too drunk to be here" dedi adam arkasını döndü gidiyo. İşte o an hissettiklerim, yabancı olmak,öteki olmak "invandrare" olmak hiç bir şey yapamamak.
Bir araba laf ettim ama neye yarar. Polis çağırmaya çalıştım polis tabi ki sikine takmadı. Suçum sadece mala bağlamak dostlar. Bu kadar. Gerçekten de sarhoş olduğum için sinirlendim, sinirli olduğum için de bunun sadece yabancılara yapılan bir muamele olduğunu düşündüm. Sonra sakin kafayla düşünüp bi kaç kişi ile konuşunca bunun tek neden olmadığına ikna oldum. Mutlaka yabancı olmam en azından benim için çok büyük handikap. İsveç'li olsam cıngar veya kavga çıkarabilirdim en azından. Beni asıl şaşırtan ise bir çoğu ile o gün tanışdığım insanların hepsinin (yaklaşık 10 kişi) benimle beraber çıkmaları benim adıma güvenliklerle tartışmaları oldu. Hiç tereddüt etmediler. Sonra beni teselli etmeye çalıştılar. Neyse ordan çıktık başka yere gittik yine ay-yıldız problemi oldu kapıda ama hallettik sonra. Öyle böyle derken gün ışıdı dediğime bakma saat 3 daha.
Sabah 6'da, geldiğimiz yere döndük.Sonra ikinci bir gaz dalgası ile hadi göle gidelim oldu. Son gaz dalgası gerçekten beni hayretler içinde bıraktı. Hava yaklaşık 7-8 derece. Su baya soğuk. İşte o andan görüntüler.
video

Ha bi de yazmayı unutuum, sabah dönüşte tren beklerken oturarak, başımla dizlerim arasına kollarımı sütün gibi kullanarak dinlenirken uyuya kaldım ve treni kaçırdım. Ayakta uyudum da diyebiliriz.

Monday, May 4, 2009

Hesap lütfen

video

Kadın ile erkek arasında yazılı olmayan bir hesap ödeme anlaşması vardır malumunuz. Bizde veya Birleşik Devletler'deki gibi erkek egemen topluluklarda hesabı erkek öder. Bir de alman usulü var biliyosunuz. İsveç'te de alman usulü hakim. Şimdi bunun nedenlerine bakarsak: Tabi ki kim çalışıp para kazanıyorsa o öder, İsveç gibi kadın işgücünün çok yüksek olduğu yerlerde her iki taraf da öder. Bu işin ilginç olmayan tarafı.
Asıl benim aklıma daha ilginç bir tespit geldi onu paylaşmak isiyorum. Şimdi erkek ne alır üstüne başına? İki t-shirt veya gömlek, pantolon v.s. En fazla bi de jöle alır bitti. Ya kadın? Bir akşam bir randevuya çıkacak mesela, binbir türlü kozmetik ürünü, takı, kıyafet vs. Şimdi düşündüm de bu yazılı olmayan "hesap ödeme anlaşması" işbu sebepten bu şekli almış olabilir. Randevu ve sonrasının kalitesini yükseltmek için kadının yaptığı ekstra harcamanın bir şekilde karşı tarafa da yansıtılması doğal olacaktır. Eğer erkek herşeyin eşit olmasını istiyosa hesabı ödeyecek arkadaş. Ama tabi günümüzde işler biraz farklı işliyo. Artık bazı erkeklerin de yüz bakım ürünleri, gym-solaryum v.s.gibi masrafları var.O bazı erkekler için alman usulü yapmak hakkaniyetli olabilir.
Yani sonuç olarak bi jean bi t-shirt randevuya gideceksen, hesabı sen ödücen arkadaş. Yok, sen kadınla bakımlı olma yarışına girmişsen o zaman alman usulü devreye girecek.

Saturday, April 25, 2009

yoga

Yediğim çok miktarda yağlı et ve et ürünleri, hareket etmeyip bilgisayar başında geçirdiğim onca zaman, aldığım çok miktarda nikotinin bana nefes darlığı,meme,göbek,göt ve ruhsal sıkıntı olarak geri döndüğünün en sonunda farkına vardım. Ve sonunda SATS isimli sağlık kulübünün yaptığı kampanyayı da fırsat bilerek bu gidişe bir dur demeye karar verdim. Bizim boktan ve ter-taşşak kokan spor salonları yüzünden soğuduğum indoor spor aktivitelerine yeniden ısınıyor gibiyim. Tesisler süper. Tasvire girmicem. Hemen kişisel antrenörüm teşisi koydu. Çok bilgisayar başında oturmuşum o yüzden kol kaslarımı bağlayan bişiyler kısamıymış neymiş. O yüzden ne hareket yapsam süper güçlü kol kaslarım devreye girip torso bölümündeki kaslara çalışma izni vermiyomuş. Bu bağlantıları uzatmak için devamlı esneme hareketleri yapmam gerekiyomuş. Bunun en iyi yolu da yogaymış meğersem. Kendisi yoga yapmam konusunda çok ısrarcı oldu. Ama bir taraftan delikanlılık, bunca yıldır yoga yapanlarla taşşak geçmiş olma durumu beni bir çıkmaza sürükledi. Yoga'ya başlamalımıydım? Soruyorum sana ne diyon?
Napıyım?

Yoga'ya başlıyım mı?


Wednesday, April 22, 2009

Her tarafım nasıl ağrıyo.


Burdaki halısaha kültürü biraz değişik bizimkinden. Halı saha kültürü derken illa oyunun halısahada oynanması şart değil. Biz çimde oynadık mesela. Ama bahsettiğim şey, kasap manav bi araya gelip kaleci sorunun rotasyonla çözüldüğü maçlar var ya işte o. Kaleci rotasyonunun evrensel olduğunu teyid etmek için dünyanın diğer uçlarındaki arkadaşların mesajlarını bekliyorum. Herkesin forvet olması durumu burda da varlığını sürdürmekte. Ben bile 2 gol atıım 3 gol kaçırdım lan var mı ötesi. Gelelim farklara. Bi kere 70 yaşında dede veya 12 yaşında çocuk da oynayabiliyor burda. Bir gerginlik olmuyor. Kimse bana pas ver lan diye üzerinde baskı kurmuyor. İstediğin kadar sıçabilirsin. Tabi bu hırs ve baskı eksikliği daha sakin bir futbola yol açıyor fakat herkes zevk alabiliyor.
Bi tane filistinli göbekli abim vardı. Ahmet. Karşı takımdan. Bi o hırslı. Zaten gol kralı oldu herif. Gözleri nası döndürüyo. Omuzlar tekmeler. Ona buna küfürler. Dedim türkiyede oyanayaydın sen,ahk ulan ahk.
Ha bi de maç 2 saatten fazla sürdü. Hiç durmadan oynadık hava 3 derece tabi durursan başlarsın titremeye. Sonuçta bir seneden fazladır böyle zulüm görmeyen vücudum iflas etti. Tek parça odun gibiyim şuan.

Saturday, April 11, 2009

Sonuçta onlar da bir insan

Farkındayım ki çok klişe konularda yazıyorum. Bunun nedeni kendimi bu konuları düşünmekten alamıyor olmam. Her sokağa çıktığımda gözlemliyorum, düşünüyorum adeta klişe tespit adamı oluyorum.
Tren istasyonunda küçük çaplı bir inşaat başlamış. Hani zemine beton dökülür içinden paslı demirler fırlar. Klasik bitmemiş inşaat görüntüsü geldi mi gözünün önüne. Bir uzun demirler var insan boyunda, bir de dize kadar gelen kısa demirler var. Kısa demirlerin her birinin başında kırmızı plastik başlıklar takılmış, özenle herbirine takılmış. Güvenlik önlemi. Uzun olanlarda yok, çünkü gerek yok. Kasti şekilde kendine zarar vermek istemezsen onlarla işin olmaz zaten. Ama bütün demirlere tek tek baktım ki bir tanesinde başlık yok. 20 kadar demir, bir tanesinde yok. "O başlıksız demirde doğayı gördüm, insanlığı gördüm, gerçeği gördüm" desem bana psikopat der mi elalem?

Sunday, April 5, 2009

AIK Stockholm 1 - Halmstad 0

Maça gittim. Burda ligin ikinci yarısı daha yeni açıldı malumunuz soğuk var.Saha zemini daha tam olarak düzelmemişti zaten. Bahar geleli şunun şurasında 1 hafta oldu. Råsunda stadium'un çevresinde, Stockholm'ün o düzenli, tertemiz çiçek gibi halinden eser yoktu. Etraf bira ve ızgara sosis kokuyordu. Herkes öküz gibi bağırıyor, yerler çöpten geçilmiyordu. Bir de kale arkası tribüne aldık biletleri. Çekirdek taraftarın olduğu tribün. İnanılmaz bi tezahürat. Ama gel gör ki, futbolun yerinde yeller esiyordu. Ayakta duramıyordu valla oyuncular. Bir tane zenci abim var sahada. O da tek bi çalım hareketi biliyor onu yapıyordu. 10 numarası var takımın aygır gibi bi çocuk. Zlatan'ı oynuyor şopar ama baya yeteneksiz yani. Ama tripler aynı. Devamlı yürümesi, pas istemesi, saçları v.s. 5 numarayı çok beğendim. İyi işler yaptı bugün. Ama en çok şaşırtan taraftar oldu. Maç boyunca hiç susmadılar.Bir de ritm ve nota konusunda çok başarılılar. Marşları ve ikili tezahüratları hep tutturdular. Sarhoş abiler küfür etti ayakta bile duramayan oyunculara. Herneyse maç 1-0 bitti herkes mutlu oldu. Telefonumun boktan kamerası ile maçın bitişini çektim, ses seviyesini ve o coşkuyu yansıtacağını düşünmüştüm, yansıtmamış ama gene de koydum.
Maçın gazı ile alışverişe gittim sonra. İnanmazsınız yaklaşık 80 ytllik et aldım. Kanlı dana biftekten, flask filé ye sosisten bacona, ciğer ezmesinden blodpuddingine. "Ben sende ete doydum."
Haa bir de opera dinlemeye başladım birden. Birden oldu. Çok korkuyorum, takarım ya birşeye 7-24 dinlerim, öyle olacak diye. Sanırım olacak. video

Saturday, April 4, 2009

Thursday, April 2, 2009

anti-korsan yasası

Dün itibari ile artık bir şirket, sahibi olduğu eserin İsveç sınırları içinde internetten kanunsuz olarak paylaşıldığını tespit eder ve bunu mahkemeye kanıtlarsa, mahkeme eseri kanunsuz paylaşanların ip bilgilerini o şirkete verebilecek. Bu yasa dün geçti. Artık son kale düştü diyebilirmiyiz bilmiyorum ama, bir gol daha attılar diyebiliriz. İşin ilginç tarafı, çok ilginç değil aslında ama dün İsveç genelindeki total internet trafiği %33 oranında azalmış. Korkmuşlar gariplerim. Zaten ülkenin %80 i illegal download yapıyor. İnanılmaz bir oran.

Ama özgürlük kendine akacak bir çatlak her zaman bulacaktır. Şimdi piratebay bazı formüller geliştirmiş. Tam olarak bilgi sahibi olmadığım için yazmıcam. Ama asıl bahsedeceğim şey başka bir formül. Yine Amerika'da yaşayan bir isveçli tarafından geliştirilen OneSwarm isimli p2p paylaşım programı. Bu program bildiğin torrent paylaşımı. Ama bir fark var. Kendi arkadaş listeni oluşturuyorsun, arkadaşlarının başka arkadaşları oluyor,onların başka arkadaşları diye gidiyor. kimin neyi paylaştığı veya indirdiği bunların ip bilgileri bu arkadaş network içinde bir şekilde karartılıyor. Detaylı bilgiyi sitelerinden alabilirsiniz. Önümüzdeki günlerde burda ve bütün dünyada çok yaygınlaşacak gibi bu program.
http://oneswarm.cs.washington.edu/

Wednesday, April 1, 2009

Ingen reklam, tack


1 Nisan 2009 tarihli, metroda beleş dağıtılan gazetede gördüm. 115kr~23ytl

Sunday, March 29, 2009

milli maç(lar)

Maç gazına geldim tabi. Evde limonlu romumu içtikten sonra bizim enişteylen puba maç seyretmeye aktık. Aynı saatlerde İsveç'in de maçı olduğu için multi-match bir mekana gittik. "Bak enişte" dedim, "bizde milli maç oldu mu kahvede herkes milli marşı hep bir ağızdan..." dememe kalmadan pubdaki herkes İsveç milli marşını okumaya başladı. Neyse sonra düdükler çalındı, İzlemeye başladık. Şimdi burda kahve raconu yok tabi her taraf mini-skirt,cleavage veya sırt dekoltesi.Olmaz. Dikkat dağılıyor. Sonra İsveç'te neden futbol gelişmiyor. Gelişmez tabi. Ağız tadıyla bi maç seyredemediğim gibi sikko bir golle de yenildik. Acım büyük.

Friday, March 27, 2009

İsveçlilerin en sikko olayı

İdda ediyorum. İsveçlilerin en sikko olayı "Hej" dir. Böle sikko bi kelime olabilir mi? Sorarım size. Merhaba--"Hej", Hoşçakal e o da "Hej". Bi de bazı varyasyonları var "hej hej" veya "hej då". Ama gelene heeey, gidene hey. Bide şöle bi salaklık var. Bizde biliyosunuz "hey" seslenme için kullanılır. Mesela otobüste şöför kapıyı açmayı unuttu devam ediyor. Sen mal gibi kaldın. "hey kaptan, unuttun bizi" dersin. Burdaki otobüste, o panik halinde refleksif olarak "hey öppna dörren" filan desen, kaptan "bilader tanışıyomuyuz?" gibi bakıcaktır muhtemelen. Bi de o isveçlinin "bilader tanışıyomuyuz?" veya "ne bu münasebet?" bakışları vardır ki, buzzzz kestirir. Bu tepkiye neden olacak ne yaptıysan hemen pişman olursun bi daha asla yapmazsın.

Sunday, March 22, 2009

kaave içtim

Hani kahvecinin önünden geçersin böle bi koku gelir. O kahve tozunu böle hapur hupur yemek istersin. Sonra özenirsin, hemen bi kahve içiyim dersin. Ama tadı kokusu gibi değildir. Su tadı olur böle. Bişiy eksik olur. Biz tabi memur çocuğuyuz. İstanbuldaki her kahve satan dükkanda kahve denemedim. Ama içtiklerim hep suydu hocam su. Ben kabul etmiştim artık. Kahve dediğin öle kafein işte kendini iyi hissetiriyor, uyanık tutuyor.
Bugün bi kahve içtim. Daha tadar tadmaz, "aman yarabbim!". Bu en baştan beri hayal ettiğim şey işte. Su tadı yok. Böle koyu kıvamlı ama asla acı değil. Haldır haldır aroma geliyor. Biz hiç yaşamamışız dedim.

Monday, March 9, 2009

Striptiz Klübü

Bugün şehir merkezinde, Hötorget ile Rådmansgatan arasında giderken aşağıdaki pickup'a benzer bi araç üstünde aleni bir şekilde bir striptiz klübünün reklamı yapılıyordu. Tabi bize ters olaylar bunlar. Normalde İsveç'te fuhuş yasalarla yasaklanmış. Özellikle fuhuş yapana değil de para vererek yaptırana ağır yaptırımları var. Ama tabi striptiz fuhuşa girmiyor. Bizde fuhuş yasaklansa tecavüz vakaları rekor kırar o yüzden aman diyim.

Sunday, March 8, 2009

Sıkılma eşiği teoremi

İnsan kendi hayatı söz konusu olduğunda olaylara yeterince objektif bakamıyor ve kendi sorunlarına sistematik çözümler getiremiyor. Belki getirenler GM ceo'su olup 1.5 milyon $ maaş alıyordur orasını bilemem. Şimdi, kişisel bir durumumlarım ilgili yaptığım saçma sapan değerlendirmeleri, bunlarla bağlantılı problemlere getirdiğim dayanaksız çözümleri ve bu çözümlerin hayata geçirilmesi akabinde yaşadığım hüsranı anlatmaya çalışacağım. Bu yazıyı "gurbette iletişim sıkıntıları" başlığı altında görmek isteyenleriniz olabilir; kapımız her türlü başlığa açıktır.

Eski zamanları düşünüyorum; adam gurbete gidiyor, bestekar-şair oluyor, acaip sıkılıyor, bunalıyor. Dil bilmiyor kimse ile konuşamıyor, deliriyor. Bizim almancılar gibi sülalecek gidip, tamamen izole bir sosyal ortamda yaşayan da var, ama bu konumuz değil.
Günümüze geliyorum. Şimdiki gurbetçilerin(her memleketten) çoğu ingilizce biliyor. "İletişim"in sadece yüzeydeki kısmını kullanarak hayatını her türlü devam ettirebiliyor. Şimdi bu ingilizce bilen, çoğunluğu öğrenci olan kalabalığa biraz odaklanmak istiyorum. Bu insanlar aralarında belli bir dil altkümesi oluşturmuş.Sınırlı sayıda kelime, bol bol ("it was like" ), gene sınırlı sayıda konu. O kadar sıkıcı bir dünya ki, o kadar sıkıcı bir small talk geleneği ki. Nefretimi kelimler ile anlatamam. İşte benim problemim de burda başlıyor.
Zaten bundan iki sene evvel mi neydi. Dedim ki kendime:"Bundan sonra yeni arkadaş edinemem herhalde buraya kadarmış." Çünkü birisi ile ilk tanışdığından samimi olmaya kadar geçen, beni kelimelerle ifade edilemeyecek sosyal kabuslara ve acılara gark eden o süreç giderek uzuyor. Tabi buraya gelme planları yaparken, bunları hiç düşünmemiş değerlendirmeye almamıştım. Bütün bunların üstüne bir de enternasyonel öğrenci kültürünün, yüzeysel iletişiminin üzerimde yarattığı kendini soyutlama duygusu eklenince, yanlızlığın tokadını tam suratımın ortasına yedim.

Bu soruna hemen dayanaksız objektiflikten uzak bir çözüm buldum tabi:

"Sıkılma Eşiği Teoremi"
Bu teoreme göre: Yeterince yanlız kalıp sıkılan, akıl sağlığı yeterince sağlam olan biri(ben) belli bir süreden sonra bu duruma alışacak,sosyal iletişimini en aza indirecek ve kendine yeni yeni eğlenceler bulacak, okuldaki performansını maximuma çıkaracaktı. Fazla sosyalleşmenin verdiği zaman azlığı, az sosyalleşmenin verdiği sıkıntı ve karamsarlık gibi engeller kalkacaktı.

Tabi ki yanılmıştım sayın dostlarım. 7 ay geçti sonuç mu? "Nooothiiiing". İnsan ne kadar sıkılırsa sıkılsın bunun sonu yok, bir eşiği yok.

Sosyal bir hayvandır hele benim gibi hiç birşeyin dozunu ayarlayamazsa hayvanoğlu hayvandır.

Thursday, February 19, 2009

Sunday, February 15, 2009

Olağan bi haftasonu

Yine bir haftasonunu daha evde geçirdim.Ev arkadaşımın uranyum terbiyeli kobalt 60 buğulama yaptığından şüpheleniyorum. Bütün ev radyoloji servisi gibi koktu.
Bu 2 gün boyunca değerli bir arkadaşın öve öve biteremediği True Blood isimli TV yapımını izleyip yine ödevimi pazar akşamı son dakikada bitirdim. Diziden koptuğum nokta karakterlerden birinin shape-shifter diye bişiy çıktığı yerdi. Vampir falan bi yere kadar da ondan sonrası beni bozuyo. Başroldeki kızın amcası network president sanırım. Fiziksel güzelliği bu kadar ön plana çıkaran bir camianın yapımında, bu kadar çok sayıda taş gibi oğlan ve kızın arasında nasıl başrol kapmış bu kız hayret ettim. Özellikle makyaj yaptığı zaman acı çektim. Hayır bence zaten çirkin güzel karıştırsınlar.Hatta herkes çirkin olsun (En sevdiğim TV yapımı Seinfel'dir). Ama herkes taş olup başrol ucube olunca rahatsızlık verdi. Bir de amerikan dizilerindeki hurafe, kadercilik, boş umut verme, ve maçoluk beni bitiriyo. "Protect,security,everything's gonna be OK" keywordleri, mesela John Locke'un hiç bir dayanağı olmadan tamamen bazı hurafelere dayanarak aldığı kararlar v.s. bitirdi beni bitirdi.
Geçen hafta içi kendimden nefret ettiğim bir an yaşadım.İngilizce konuşulan bir akademik ortamda bir "That's what she said" espirisi yaptım. İstemeden yaptım. Gerçekten istemeden oldu. Bi daha yapmıcam.Yaparsam dilim kopsun.

Wednesday, February 11, 2009

SFI-1

Bu göçmenler için İsveççe beklediğimden daha iyi çıktı. Meğersem sınıflandırma varmış. Okumuş yazmış gençleri bi yere toplamışlar. Direk bizi hızlı programdan başlatıyolarmış.Her işte olduğu gibi bu iştede de plan program tam. 3 buçuk saat tamamen bundan sonra neler olacağını nasıl bir yol izleneceğini anlatarak ve tanışma faslı ile geçti. Öyle detaylı. Talep de çok fazla. Sınıfta nefes alınmıyor fakat düzelteceklerini söylediler, görecez. Sıra arkadaşım bir ingiliz. Çok şanslıyım. Anadili ingilizce olan biriyle konuşmak gerçekten çok rahat ve de zevkli oluyo. Öle takılıp mal gibi kalmıyosun. Birden kendini bir filmin, bir dizinin içinde buluyosun ve yardırıyosun. Neyse. Kursu yunanlılar basmış valla. Hintliler ve yunanlılar domine ediyorlar.Alexanderakis yok efenim Yardarakis.Bence sonu "kis" ile biten isimler çok komik. Bir tek Türk ben olmayacaktım tabi ki. DTO(Dünya Türk Olsun) sloganı her geçen gün daha olabilirmiş gibi geliyor. Neyse çocuk tam bir macerayı seven adam çıktı. Adam internetten bi isveçli kız buluyo. Buranın bir yasasından faydalanarak vize alıyo ve geliyo. Sonra daha ilk ay kebapçıda iş buluyo falan filan. Aslında klasik hikaye de, kanlı canlı örneği olunca bana ilginç geldi. Daha yazacaktım ama,hasta oluyorum takatim yok.Devam edecek....

Wednesday, February 4, 2009

Alakasız ama...-3 -Ben nasıl bir gerizekalıyım?-(Akrostij şiir)

Ne oldu oldu, aldım bir gün bir usb sabit disk
Aldım ama biliyorum bu bir risk
Sallarsın, düşürürsün sıçar
Islanırsa hele tam göte kaçar
Lakin bunların hiç biri olmadı

Bile bile bunları kopyaladım hayatımı bu diske
İstedim ki herşey yerli yerinde olsun,hepsi bir deste
Risk alırım bilirsiniz a dostlar

Gelmiş geçmiş tüm müzik kayıtlarım
Eserlerim, ayıplarım
Resimlerim programlarım
İşte hepsi bu diskte
Zekamdan şüphem her geçen gün artıyor
Evvelde yaptığım mallıklar bin, binbeşyüz buluyor
Kah format at, kah partition değiştir
Ama hepsi evvelde bir şekilde kurtuluyor
Lan oğlum, üzerimde nasıl bir oyun oynanıyor
Islak odunla dövmeli beni beni
Yaptığım bu son sıçıştan ötürü
Irmak gibi, sel gibi gözlerim yaşlı; silindi herşey eski yeni
Mallık parayla olsa iyiymiş a dostlar.
?

Sunday, January 25, 2009

Debaser

Bir cumartesi akşamı sıkıldım, havanın görece olarak sıcak olmasını da fırsat bilerek (2 C) kendimi dışarı attım. Debaser isimli gece klubüne aktım.Aslında gece klubü denir mi ondan emin değilim. İki barı ve genişçe bir konser salonu kocaman bir sahnesi var. Venue deniyo herhalde. Saat 10 gibi başlıyo konserler. Gece 1 e kadar sürüyor daha sonra diskomsu bir tarza bürünüyor. Hemen gözlem yaptım tabi duramadım. Bir kere sigara yasağı mükemmel birşey. O kadar rahat oluyorsun ki içeride. Bir de burada iç mekan sıcaklıkları hep belli bir seviyede tutuluyor. Tahminimce 20 C üzerine çıkarmıyorlar hiç bir zaman. Gerçekten konforlu.
Konserleri izlerken baya bi sıkıldım açıkçası. Şu ana kadar burada 5-6 konser izlemiş bulunmaktayım. İzlediklerimin hepsi buranın gruplarıydı. Belki yargıya varmak için çok erken olsa da şimdilik şu yorumda bulunabilirim ki, İsveç'ten biraz zor popüler müzik grubu çıkar. Baya kötüler yani. İşte 100 senede bir çıkar ABBA gibi. İzleyen insanlar da çok ilginçti. Kendim gibi kollarını kavuşturup hareket etmeden mal gibi sahneye bakan bi sürü insanın arasında olmak başta bir rahatlık sağladıysa da sonradan baya bir sıkıcı oldu.İnsanlar ancak konserler bittikten sonra disko başlayınca hareketlendiler ama bu sefer de benim kafam sikildi tabi. Saat 1.30 kadar orda beni sadece etraftaki alımlı ve güzel kızların varlığı tuttu diyebilirim.
Bir de burdaki insanlar gecenin belli bir saati gelmeden yani alkol belli bir seviyeye ulaşmadan, inanılmaz utangaç ve çekingenler. Ama belli bir saati geçtiği zaman direk yolda gördüğün biriyle muhabbete başlıyabiliyosun. Zaten cumartesi akşamları, hele bir de çok soğuk değilse herkes kendini dışarı atıyor bu baya hoş bir şey bence. Cumartesi akşamları metro 24 saat, banliyo trenleri saat 2'ye kadar çalışıyor. Heryer kımıl kımıl. Yazın tahminimce daha da iyi olacak..

Wednesday, January 21, 2009

Svenska för Invandrare


"Göçmenler için İsveççe". Devletin göçmenler için açtığı dil kursları oluyo bunlar. Yazıldım ben de.Şubat'da başlıyoruz. Bu bloga baya konu çıkacak gibi. Haydi bakalım hayırlısı.

Monday, January 19, 2009

Yıldım

Tarih 19 ocak 2009 ve buranın kışı şu gün itibari ile beni de yıldırdı. İlk başlarda memnundum oooh soğuk soğuk yüzüme esiyodu. Ama yok kardeşim çok uzun sürüyo bu meret.Mart ortasına kadar devam diyolar. Bi de iki ucu boklu değnek. Bulut olunca ışık olmaz, bulut gider götün donar.Neyse ha gayret kaldı iki ay...

Thursday, January 15, 2009

Buram buram

Yemin ediyorum buram buram İsveç kokuyor bu İsveç. Turkiye, Türk İnsanı kokuyor, Letonya bok kokuyor. İsveç ise kahve ile karışık kokuyor.Şimdi bi süre bu kokuyu her yerde alıcam ya. O süre geçmesin hemen lütfen.